Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı - Enver Aysever

Kitabın Künyesi

Yazarı: Enver Aysever
Sayfa Sayısı: 296
Tür: Türk Edebiyatı
Yayınevi: Doğan Kitap
ISBN: 978-605-09-2241-7
Baskı Tarihi:
 Kasım 2014

Özgün Dili: Türkçe
Fikrim: "Satır araları birtakım güzel tespitler içerse de yoğun tesadüfler ve gereksiz duygusallık gibi klasik bir melodramın karakteristik özelliklerini taşıyan kitap okuru aşırı derecede sıkıyor."


Arka Kapak - Tanıtım Yazısı

İstanbullu bir aşk bizim yaşadığımız
Bal renkli gözlü, rüzgârla gelen kız
Pardösüm uçurtma olmuş, ayaklarımı yerden keser
İlk şiirler söylenmeden içimde büyür keder.

Dans eden hayaline bakıyorum penceremde
Yıldızlara bulandım, yaralı sözler bu gece
Ses vermek için sana çırpınır bir haldeyim
Nefesim tükendi artık, aşk için acemiyim.

Ayrılık sözleri yakışmaz İstanbullu aşka
Seni bana getirdi dizelerle Cemal Süreya
Bu mektup o kız okusun diye yazıldı
Bu şarkı o kız söylesin diye yapıldı.

Eleştiri Yazısı

"Şiirin, edebiyatın izinden giderek özgürce haykırmak için umutla. 25/Nisan/2015" 

İzmir Kitap Fuarı'nda kitabı adıma imzalarken işte bu notu düştü Enver Aysever. İçinde bolca Cemal Süreya şiiri bulunan kitaba yazılacak uygun bir cümle elbette.

Kitaba yağmurlu bir günde başladım ve tesadüfen kitabın ilk bölümü de yağmurlu bir İstanbul gününde geçiyordu. Sonrasında bundan daha tuhaf şeyler de oldu: Romanda bahsedilen ortamı betimleyen birçok kötü olay, romanı okuduğum dönemde üst üste yaşandı. Karakterlerin eski yaşanmışlıkları anlatılırken arka planda bahsedilen şehit, ağıt, bombalama haberleri veya İstanbul'un önemli bir sorunu olan tanker kazaları günümüzde hiç değişikliğe uğramadan hala yaşanıyorsa bundan ülke olarak utanç duymalıyız! Burada yazarın gözlem ve analiz yeteneğini överken, ülke felaketlerinin hiç mi hiç değişmemesini de sonuna kadar sorgulamalıyız, diye düşünüyorum.

Yazarının ifadesiyle "bir gayrimüslimle bir Müslümanın aşkı değil; kendini diniyle, milletiyle tarif etmeyen iki gencin biraz dramatik ama mutlaka İstanbul'un duygusunu taşıyan aşkı" anlatılıyor romanda. En başta belirtmek isterim ki aşk romanları okumayı hiç sevmem. Vıcık vıcık aşk ve sevgi tasvirleri beni oldukça sıkar. Açıkçası bu romanda da yer yer o vıcık vıcıklığı hissettim.

Bununla beraber roman olağanüstü bir tasvir ve benzetme bombardımanına tutuyor okuru.  Daha en başta bu kadar tasvirle karşılaşmışken içinde bulunduğum isyan halini en iyi anlatan cümleyle yine kitabın 32. sayfasında karşılaştım: "Bunca tasvir yeter." 

Üstelik bazı betimlemeler de gündelik hayatta insanın aklına gelmeyecek tuhaf kelimelerle kurulmuş. Üstüne üstlük bu kelimeler kulak tırmalayacak biçimde sıklıkla kullanılmış. Bunlar da okurun betimlemelerin içine girememesini beraberinde getiriyor. Ayrıca tesadüflerin sıklığı, okurda gerçek olabilirlik algısını sekteye uğratıyor. Mesela aşıklar kaçarken hemen bir taksiye atlıyorlar. Peki, taksiyi nereden buluyorlar? Önceden mi ayarlamışlar? Bunlar anlaşılmıyor. Önceden ayarlamış olsalar taksicinin durumdan haberdar olması gerekirdi. Oysaki kendi iç sesinden olayı bilmediği anlaşılıyor. İşte bu gibi temelsiz tesadüfler çok can sıkıcı olabiliyor.

Koskoca bir bölümde bazen sadece üç beş hareketin olduğu, genelde şehir ve insan betimlemelerinin yapıldığı veya bir şeylere sitem içeren cümlelerin kurulduğu bir "roman" bu. Konuşma cümleleri neredeyse hiç yok kitapta. Aşk romanı olması sebebiyle zaten kurgusal anlamda da olağanüstü bir yapısı yok kitabın. Bunun üzerine diyalog bakımından da zayıf olması okurken aşırı sıkıyor okuyucuyu. Kitabın 77. sayfasında okurun bu hissettiklerini ilginç bir şekilde yazarın ağzından da okuyoruz: "... Buna tanıklık eden, eğer hoşgörülü değilse, bu aksak akış karşısında çoğu zaman öfkelenir. O ana dek birbirleriyle doğru dürüst konuştuklarına tanık olmayan okur, çıldırtıcı bir beklenti içindedir." Okurun hissettiklerini böylesine anlayan yazarın okuru çıldırtıcı beklentiden kurtarması gerekmez mi? Ne yazık ki okur çıldırtıcı beklenti yüzünden çıldır(tıl)maya devam ediyor. Uzun konuşmalar ilk kez 19. bölümde kızın kendi hayatını anlatmasıyla çıkıyor ortaya. Onlar da tiyatro tiratları gibi uzun monologlar. Aslına bakarsanız zordur diyalog olmadan olay örgüsünü sürdürmek. Lâkin bunu okuru sıkmadan başarmak daha da zordur. Ve bence asıl olması gereken de odur.

İşte tüm bu anlattıklarım yüzünden elimde sürünen kitap, bir vicdan azabı olup üzerime çökmüş oldu. Her ne kadar başkaca sebepleri olsa bile, uzun bir müddet yaşadığım kitap okuyamama sorunumun en önemli sebebinin bu kitap olduğunu düşünüyorum.

Bu kadar "kötüleme"den sonra kitabın güzel bir tarafının olmadığını düşünebilirsiniz. Aksine hoşuma giden yerleri de bir hayli fazla. Örneğin mekanlar oldukça canlı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Vapuruyla, martısıyla, simidiyle, çayıyla gözümüzün önüne getirilen bir İstanbul var romanda. Mesela bankta oturan âşıklar ile yanlarındaki keman ve gitardan oluşan manzarayı bir aileye benzetmiş yazar. Bunun gibi başarılı başka benzetmeler de mevcut.

Müthiş bir şairin müthiş dizeleri eşlik ediyor roman boyunca bize. Şiirinde "Çünkü her yüz bir memlekettir." şeklinde muazzam kuvvetli benzetmeler ve imgeler kullanan şair Cemal Süreya'ya hayran bir başkarakter yarattığı için bile teşekkür borçluyuz Enver Aysever'e.

Özal'ın papatyaları vasıtasıyla iş bulan başkarakter, sonraları magazinciler ile ünlüler arasındaki derin tezadı sezince ait olmadığı yeri terk ediyor. Papatyalar, arı, bal, petek kavramlarıyla yaptığı telmih takdire şayan. Ancak bazı göndermelerse yersiz ve gereksiz. Boşu boşuna hikâyeyi dağıtmış, kitabı yormuş.

Yer yer anlatıcının belirsiz olması sayesinde bazı kısımları okurken deneme tadı alıyorsunuz. Bu esasen kötü bir özellik değil. Ancak bir roman okuduğunuzu sanırken deneme-vâri bölümlerle karşılaşmak okuru afallatıyor. Romandan bağımsız bakıldığında içinde fikir yazısı olabilecek çok güzel bölümler var. Örneğin romandaki 3 numaralı bölümün ilk iki paragrafı "Ölüm Üstüne" başlığıyla enfes bir deneme olabilir. Sayfa 102'deki "Mektup kimindir?" sorusuyla başlayan paragraf ile sayfa 137'deki dostlukla ilgili bölüm de herhangi bir deneme kitabında eğreti durmaz.

Bazen de anlatıcının orada olduğunu çok belli etmesi yüzünden bir Tanzimat romanı okuyor hissine kapılıyorsunuz. Örneğin 104. sayfada yer alan "Size yemin ederim ki, o gece yıldızlar teker teker indiler gökten ve odanın içinde selamladılar genç adamı." cümlesi, anlatıcının kendisiyle konuşmasına (ve dahası; yemin etmesine) alışık olmayan okura şok edici gelebilir. Aynı sayfada kedilerle ilgili de gereksiz romantizme kaçan bir anlatım tercih edilmiş. Ayrıca anlatıcının başkarakterden "bir roman kahramanıydı işte" şeklinde bahsetmesi veya olaylardan hareketle yaptığı "bu bir romandı işte" vurgusu romanı gerçekçilikten uzaklaştırmış. Zaten başkarakterden "Kahverengi Pardösülü Adam" diye bahsedilmesi de yazarın tabiriyle bir Fransız filmi tadında yapmış romanı.

Kitabın genelinde hep isimsiz kahramanlar var. "Yahudi kızı" veya "Bal renkli gözlü kız" olarak tanıştığımız kızın adının önce Eda sonra Rita olduğunu öğrensek de başkarakterin ismini hiç öğrenemiyoruz. O hep "Kahverengi Pardösülü Adam" olarak kalıyor. Roman boyunca hep "Şişman" diye bahsedilen karakter ise başlarda hayali bir karakter gibi. Bazen aniden beliriyor. Yâni pek yakında öleceğini öğrenen başkahramanımızın kafasında oluşturulmuş sanki. Gerektiğinde geliyor, ihtiyaç kalmadığında da gidiyor. Bu karakter gerçek olamayacak kadar karikatürize. Adı olmayan bu karakterden yalnızca "Şişman" diye bahsedilmesi bile bunu destekliyor gibi. Halbuki o karakter, son derece önemli görevler olan, "Bal Renkli Gözlü Kız"ın peşinde hafiyelik, "Kahverengi Pardösülü Adam"ın hasta yatağında bekçilik yapıyor. Kısacası, derinlemesine tanıtılmayı hak ediyor.

Kitabın başında apayrı hikayeler gibi ilerleyen iki farklı örgüden, ölmek üzere olan adamın hikayesi daha ilginç iken sonlara doğru aşıkların hikayesi ilginçleşiyor, en sonda ise iki hikaye birleşiyor. Ortalarından itibaren 'bunlar aynı kişi olmalı' hissi gelip yerleşiyor zaten. Birinin ömrünün son günlerine tanıklık etmek gibi bir şey bu kitap. Onun pişmanlıklarla, hayal kırıklıklarıyla dolu hikâyesi... Bal renkli gözlü kız ise, "Varlıklı kimseler kendini iyi hissetsin diye yoksullar yaratıldı" düşüncesinde olan biri. Onun da sevgi-nefret ikilemine şahit oluyoruz bir süre.

Âşıkların İstanbul'un kozmopolit yapısına bir gönderme yaptığı da yadsınamaz bir gerçek. Ancak kavuşmalarına izin verilmiyor. Böylece birlikte yaşama umutları baltalanan farklı din ve milletten insanı temsil ediyorlar. Öncelerde yazdığı mektupta Yahudilerden "hep haklı, hep yalnız, hep ürkek, hep isyanı bastırılmış ve nedense kaçak!" diye bahseden kız, sonraları ailesine "Eğer siz el uzatmazsanız, insanlar bizi nasıl tanıyıp sevecekler?" diye soruyor. Bu tespit son derece önemlidir zirâ önyargıdan korkan ve saklanmak zorunda kalan azınlıkların da bunda tamamen suçsuz olmadığını vurgular. Ancak azınlığın bu kapalı yapısının yanında, Yahudi kızının okulda dışlanması ve gerçek ismi olan Rita yerine Eda ismini kullanmak durumunda kalması ise bu suçun tek taraflı olmadığını gösteriyor. Kısacası sadece basit bir aşk öyküsü değil toplumsal tespitler içeren bir metin. Burada yazarın sosyoloji altyapısının da etkisi büyük.

Romanın sonlarına doğru ise manevi bir çöküşe tanık oluyoruz birlikte. İnanç, din ve tanrı hakkında beylik laflar da var kitapta bol bol. Bunları bazen anlatıcı sarf ediyor, bazen karakterlerin ağzından duyuyoruz, bazen de mektuplardan okuyoruz. Burada belirtmek gerekir ki mektuplar kitapta nispeten daha kolay okunan bölümler. Bazı yerlerde yakası açılmadık küfürlere de rastlıyor okur. Ama bunlar bile zaten romantik ve edebî bir haberleşme yöntemi olan mektubu realist yapamıyor ne yazık ki.

Kitabın arka kapağına 104. sayfada bulunan şiir basılmış. Bu şiir, romanın başkarakterinin sevdiği kıza yazdığı bir güfte aslında. Şarkının gerçek hayatta bestelenmiş halini ise buradan dinleyebilirsiniz. Ben arka kapaktaki tanıtım yazılarına önem veren biri olarak bunu çok basit bulduğumu belirtmeliyim. Şiir hakkında romanın genel duygusunu yansıttığı söylenebilir belki ancak bu bile arka kapağı şiirle doldurmanın bir gerekçesi olamaz. Çünkü kitabı okumak isteyen biri arka kapağa baktığında o kitabın ne olduğunu veya neyi anlattığını görmelidir. Bununla birlikte ön kapakta Enver Aysever yazısındaki gözlük figürü, yazarın kullandığı kemik gözlüğe atıf yapan çok hoş bir detay olmuş.

Nihayetinde "aynı acıya yas tutamayan" iki âşığın öyküsünü anlatan bu kitap hakkındaki yazımı Cemal Süreya'dan mısralarla bitirmek isterim:

"Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

"Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."


Ek Not: Roman hakkında başka bir incelemeyi buradan okuyabilirsiniz. Bu detaylı yazı size farklı fikirlerin kapısını aralayacaktır.

Efkâr Meclisi - Dr. Ahmet Kayasandık

Kitabın Künyesi

Yazarı: Dr. Ahmet Kayasandık
Sayfa Sayısı: 320
Tür: Seçki
Yayınevi: Aybil Yayınları
ISBN: 978-605-4366-55-2
Baskı Tarihi: Mart 2013
Özgün Dili: Türkçe
Fikrim: Kitap okumaktan soğumak mı istiyorsunuz? Hedefinize ulaşmak için bu kitabı okumanız yeterli olacaktır.


Arka Kapak - Tanıtım Yazısı

Efkâr Meclisi, özlü sözlerden makalelere varıncaya kadar geniş bir yelpazeden özenle seçilen güzel yazılarla gençleri okumaya özendirmek ve onların birikimlerine katkı sağlamak düşüncesiyle hazırlanan bir seçkidir. Metinlerin çeşitliliği ve tertibi, bu seçkinin başlıca yeniliğidir. Güzel Türkçemizi öğretmeye çalışanlar başta olmak üzere Türkçe giderse Türkiye gider, düşüncesine katılan herkes bu güldestenin muhatabıdır.

Eleştiri Yazısı

Burada bu kitabın incelemesini yapma amacım biraz farklı. Bu nedenle üslubum da biraz farklı olacak. Açıkça belirtmeliyim ki bu kitap bana zorla okutuldu. Eminim benzer uygulamalara maruz kalan başka öğrenci arkadaşlar da vardır. 

Bütün üniversitelerin ilk sınıflarında görülmesi zorunlu olan Türk Dili derslerinde bazı eserler okutulur. Bu uygulamaya da karşı olmakla beraber benim şu an asıl tepkim okutulan kitabın kendisine yönelik. Çünkü bu kitap, uğraşmadan emek vermeden çok para kazanmak isteyen kişilerin "Biz yazıp basalım da nasıl olsa öğrenciye satarız" şeklindeki mantığının ürünü. Daha açık bir ifadeyle öğrenciyi müşteri olarak gören bir zihniyetin ürünü. Yani birilerinin sırtından birilerinin para kazandığı bu sömürü düzeninin ürünü. 

Bu sözlerin çok ağır olduğunu düşünenler olabilir. Ancak gerçekte olan, bu sözlerden daha da acı. Şöyle ki geçen sene Akdeniz Üniversitesinde, Ahmet Kayasandık'ın da yazarı olduğu "Üniversiteler için Uygulamalı Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri" adlı kitap zorunlu olarak aldırıldı. Bizim dersimize giren hoca da aynı kitabın yazarlarından biri olduğu için sahaflardan aynı kitabın geçen seneki baskısını alan öğrenciler hemen uyarıldı. Yani tamamen para kazanma amacıyla öğrenciler bir güzel sömürüldü. Çünkü herhangi bir dilbilgisi kitabında bulunacak bilgilerle beraber ancak ilkokul birinci sınıf kitaplarında bulunabilecek türden "özür dileme, soruya karşılık verme, teşekkür etme ve telefonla konuşma"nın inceliklerinin(!) anlatıldığı veya "sayfa düzeni, defter tutma" gibi hayatî(!) bilgilerin yer aldığı bir kitaptı bu. Ancak kitabın hakkını da yemeyelim şimdi. Bu laf kalabalığından başka bir şey daha vardı kitapta: farklı olmak adına mantığın dahi almadığı, uydurulmuş yeni kurallar. 

Hedef göstermemek adına isminin tamamını açıklamadığım, isminin başında "Dr." ünvanı olan B. D. isimli bu zât, sınavda Efkâr Meclisi adlı kitaptan soru soracağını açıkladığında kitabın ismini önceden duyan bir kişi bile yoktu sınıfta. Zaten matbaadan hallice bir yerde basılmış olan kitabın da bilinmesini beklemek son derece abes olurdu. Daha da ilginci müfredatta olmayan bu kitaptan sorulan soruların yarısına doğru cevap veremeyen öğrencinin, müfredat konularından sorulan sorulara verdiği cevapların değerlendirmeye alınmayacağı söylendi. Yani bu kitap müfredat konularından bile önemli olacaktı. Sonra neyse ki bu "almayan kalmasın" amaçlı düşünceden dönüldü. 

Kitabı bulabilmek için kütüphanelerde katalog tarama yaptığımda üniversite kütüphanesi dahil hiçbir kütüphanede söz konusu kitaba rastlamadım. Zaten kütüphanelere soğuk bakan birinin de her kütüphanede bulunabilecek tarzda bir kitabı okutması beklenemezdi. Neticede kişisel tavrım sebebiyle çaba harcayarak kitabın ikinci elini yarı fiyatına satın aldım. (Eğer siz de bu tarz bir zorlamayla karşılaşırsanız boyun eğmeyin, biraz araştırırsanız eminim ki bir çaresini bulacaksınız.)

Bu "zorla değil, mecburî (!)" okutulan kitabın Söz Başı adlı önsözünde her ne kadar, kitap okumayı sevmeyen gençleri kitap okumaya özendirmek için hazırlandığı yazılmış olsa da benim konuştuğum herkes "Bu, insanı kitap okumaktan soğutur." görüşünde birleştiler. Daha sonra önsözün devamında "şark kurnazlığı"nın bir itirafı niteliğinde şu satırlarla karşılaştım: "... ve arama motorlarında daha kolay bulunabilsin diye bu güldestenin adı Efkâr Meclisi olarak belirlendi." Ayrıca kitapta, bilinmeyeceği düşünülen kelimelerin anlamı sayfanın altında dipnot olarak belirtilmiş. Eğer bunu yenilik olarak düşünmüşlerse, üzülerek belirtmeliyim ki bu da yeni bir şey değildir.

Nihayetinde kitabın incelemesine geçersek; kitap, özlü sözlerin, fıkraların, şiirlerin, makalelerin, öykülerin derlendiği bölük pörçük bir eser. Espri niyetine veya hazırcevaplık örneği diye alıntılanan şeylerin birkaçını burada paylaşırdım ama size o kötülüğü yapacak değilim!

Kitapta sadece bizim edebiyatımızdan değil, dünya edebiyatından da örnekler var. Ama bunlar öyle çarpık bir şekilde Türkçeye çevrilmiş ki şaşmamak elde değil. Mark Twain'in "Ölüm Piyangosu" adlı öyküsünde "Allah ne emrederse o olur, Allah şahidimdir, Allah'a şükür" gibi ifadeler geçmekte ve karakterler Allah'a dua etmekte. Öyküyü okuyunca dedim ki; "Mark Twain meğer Müslümanmış da benim haberim yokmuş!" Ben hiçbir öykünün tercüme esnasında yazıldığı dönemden, çevreden ve kültürden bu derece koparılmasını onaylayamam. Bana göre bu, apaçık bir şekilde öyküyü katletmektir.

Lafı fazla uzatıp da çok önemli bir kitap izlenimi vermemek adına incelememi burada kesmek istiyorum. Ancak merak edenler olabileceği için söyleme gereği duyuyorum: Kitabın içinde güzel metinler de yok değil tabi ki ama zaten edebiyat eserlerinden yüz otuz sekiz parça rastgele bile seçilseydi aralarında güzel olanlar denk gelirdi. Mademki bir güldeste yapılmak istendi. O halde bu seçki, rastgele bir seçimden daha fazlasını vermelidir.

72'nci Koğuş - Orhan Kemal

Kitabın Künyesi

Yazarı: Orhan Kemal
Sayfa Sayısı: 110
Tür: Türk Edebiyatı 
Yayınevi: Can Yayınları
ISBN: 975-510-010-5
Baskı Tarihi:
 1993

Özgün Dili: Türkçe
Fikrim: "İnsan onurunun düşebileceği en dipsiz kuyunun hikayesi." diye tanımlamışlar. Fazla söze gerek yok. Bence hemen okunmalı.


Arka Kapak - Tanıtım Yazısı

Toplum düzensizliğinden gelen birer itilişle "72'nci Koğuş"a düşmüş insanlar, sefaletin, insan haysiyetsizliğinin uçurumlarına yuvarlanmışlardır. Ama yuvarlanmışlardır ne olursa olsun. Yuvarlanmışlar, insanlıklarından çok şeyler kaybetmişlerdir. İtilmek, kakılmak, hor görülmek... Ellerine üç beş kuruş sıkıştırıldığı zaman, gözlerini kırpmadan birbirlerini kahpece vurabilirler. Bütün bunlar yalnız "72'nci Koğuş"ta değil, yaşadığımız dünyanın neresinde olursa olsun böyledir: "Aç it fırın yakar..." 
"72'nci Koğuş" somut olduğu kadar soyut bir dramdır derim. Onda, yalnızca Kaptan'ın, Berbat'ın ve ötekilerin değil, insanoğlunun olanca kirliliği yanındaki gururu, direnişi, kafa kaldırışının destanı vardır. Ya da ben böyle bir şey yapmak istedim.
-Orhan Kemal-

Eleştiri Yazısı

Ne istiyorsun ulan?
Ampul, dedi. Kaya Ali. Büyük bir ampul verin bizim koğuşa! 
Başgardiyan güldü. 
— Ne güldün Başefendi? 
 Ne mi güldüm? Ulan siz kim ampul kim? 
 Niye başefendi? Biz insan değil miyiz?
— Değilsiniz ya, insan mısınız? İnsan olanın 72'nci Koğuşta işi ne? 

Kitap için "insan onurunun düşebileceği en dipsiz kuyunun hikâyesi" demişler. Yukarıdaki alıntı, insanı insanlığından utandıracak derecede dönemin zihniyeti hakkında bilgi veriyor. Görüldüğü üzere aşağılamanın bini bir para... Toplumda yaşanan sınıf ayrımının, toplumun aynası olan cezaevlerine yansıması da cabası: Beyler Koğuşu ve 72'nci Koğuş. Ancak burada bile alçalmışlığın içinde atan insanlığın kalbini duyuruyor insana yazar.

Bursa Cezaevi'nde tanıştığı Nazım Hikmet tarafından öykü yazmaya teşvik edilen Orhan Kemal, cezaevinde geçirdiği yıllardan esinlenerek ortaya çıkarmış bu hikâyeyi. Bu, batıda "novella" diye bilinen, bizim edebiyatımızda ise çok fazla örneği bulunmayan bir uzun hikaye örneğidir. Daha sonra yazarı tarafından piyes haline getirilmiştir.


Orhan Kemal'in gözlemci olarak gösterdiği yetkinliğin de en önemli yansımalarından biridir bu. Cezaevlerinde yaşanan trajediyi, mahkûmların birbirlerine imrenmelerini, toplumun her kesiminde olduğu gibi cezaevlerinde de yapılan beyler - çulsuzlar ayrımını gözler önüne seriyor. Bunu yaparken de doğallığı uç boyutlarda yansıtıyor. Doğallığın olabildiğine korkunçluğu karşısında şaşırıp kalıyorsunuz. Orhan Kemal'in bu samimi uslûbuna tutkunum. Ancak bu boyutlarda gerçek bir cezaevi atmosferi, kağıda nasıl aktarılabilmiş diye düşünüyorum hala.

Ana karakter sayabileceğimiz Kaptan'ın hayatının kırılma noktası olan beklenmedik çıkışıyla başlayan ve sonrasında sürekli dibe doğru sürüklenmesinin hikâyesi 72'nci Koğuş. Kaptan'ın saflıkla delikanlılık arasında sıkışmış ruhu çerçevesinde, arkadaşlarının ihtiyaçlarını gidermesi, duyduğu platonik aşk yüzünden acımasızca sömürülmesi... Sonra aniden yaşanan bir çöküş ve deliliğin sınırlarına ulaşan bir adam... Cezaevinde mahkûmların alabildiğine yozlaşmaya uğraması da bir Orhan Kemal realistliğiyle satırlara yansıtılmış. Kitapta hep bir Hitit heykeli gibi çirkin olarak betimlenen Ahmet Kaptan'ın ruhundaki güzellikse hiç eksilmez. Son âna kadar Kaptan ve diğerleri şeklinde gözler önüne serilen aradaki uçurum, Kaptan'ın parasının bitmesiyle daha da belirginleşir. Âdembabalar olarak isimlendirilen 72. koğuş mahkûmları, parası suyunu çekince arkasından demediklerini bırakmadıkları Kaptan sayesinde, sırtlarının döşek yüzü gördüğünü, ağızlarının et tadı aldığını unuturlar.

Günde bir kara somun ekmek hakkı olan âdembabalar, kumar oynamak için üç kuruşa bütün bir yıllık ekmek paylarını satarlar. Hep bir umuttur, zengin olma umudu, zengin olup beyler koğuşuna geçme, emrinde meydancı çalıştırma, sıcak yemek ve yatak bulma umudu... Âdembabalar sefildi ama bir o kadar da kıymet bilmez kişilerdi.

Peki siz sahip olduğunuz her şeyi arkadaşlarınızla paylaşır mısınız? Ya da tüm paranızı henüz konuşma olanağı bile bulamadığınız bir kadın için feda eder misiniz? Ve de bu para size duyulan saygının, dolayısıyla gücünüzün tek kaynağıysa... Evet, Ahmet Kaptan'ı anlatıyorum şimdi de. O, bütün bunları yaptı. Sonu hüsran da olsa gerçekleştirdi. Saflık mı?... Ancak kaptanın saflığı içinde bir kurnazlık taşıdığı da inkar edilebilir mi? Mesela mesleğinde yaptığı deniz yolculuklarını abartarak ilgi çekmeye çalışmasına ne demeli? Hatta kan davası cinayeti işlemesi sebebiyle, kendisini diğerlerinden ayrı tutması, diğerlerini "adi suçlular" olarak nitelemesine?

Kaptanın annesinin de oğlunu kan davasından vazgeçirmek yerine, körükleyerek bu suça ortak olması da toplumumuz açısından bir analiz yapma imkanı ortaya koyar. Kaptanın da öldürmekten duyduğu gurur ve gidip mutlulukla teslim olması da psikolojik bir araştırma konusudur. Aslında bunların üzücü olmakla beraber, güncel olaylar olduklarının da bilincine varırız okurken.

Ayrıca hapishanede, biraz daha okumuş olanların "sizin koğuştanım ama sizden değilim" şeklinde böbürlenmeleri, gelip yaşadıkları duruma bakmayıp bunu bir övgü vesilesi saymaları ve sonuç olarak komik durumlara düşmeleri de son derece canlılıkla aktarılmış. Aşağıda Beton lakaplı karakterin "orta sondan belgeli olduğunu" söyledikten sonra yaşanan diyaloglar alıntılanmıştır.

Oradakileri gözden geçirdikten sonra, sordu:
— Üç virgül bir, dört, bir altı nedir?
(Not: Koğuştakiler pek oralı olmazlar. Duymazdan gelirler.)
Beton yüksek sesle:
— Enayiler, cahiller! dedi. Daha Pi'yi bilmiyorsunuz be! Ulan sizin yerinizde olsam insan diye gezmem be!

Kitapta sürekli bir insan olma vurgusu var. İnsanlardaki aşağılık kompleksi o kadar yerleşmiş ki bu, mahkûmlar arasında bile gözlenmekte. Aslında insanî yaşam standartlarından bu kadar uzak yaşayan, çay içtikleri bardaklarını, yemek yedikleri kaşıklarını bile sırayla kullanmak zorunda olan bu insanlar bunu düşünmekte çok da haksız sayılmazlar. Hatta soğuk yüzünden tahta pencere çerçevelerini kırıp yakmaları... Bunun daha sonra onların daha çok üşümelerine sebep olacağını dahi düşünememiş olmaları, içinde bulundukları durumu özetliyor aslında.

Kitapta atlanmaması gereken bir diğer önemli detay da: Kuru fasulye! Bir kuru fasulyenin -hem de etli- bu kadar detaylı ve ağız sulandıracak cinsten tasvir edilmesini yaşanmışlığa bağlıyorum. Cezaevinde açlık ve yokluk çekmiş biri, ancak böylesine içten betimleyebilirdi pişmesinden yenmesine kadarki o bekleyişi. Ayrıca "çabuk pişen" anlamında pişgel sözcüğünü de öğrenmiş oldum bu kitap sayesinde.

— Sen dediğimi dinle: Yarım kilo fasulye, iki yüz elli gram et al gel. Ama bak, fasulye pişgel olsun!

Zaten Orhan Kemal'in kitaplarına dili akıcı demek, haddi aşmak olur ki bunu hiç demiyorum. Dil, öylesine bizden ki okumuyorsunuz; açık açık yaşıyorsunuz olayları. Kullanılan Karadeniz şivesi ve mahkûmların küfürleşmeleri gerçekçiliğe katkı sağlayan diğer unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Çok ufak rolleri olan karakterlerin bile işledikleri suçların vahşiliğini görüyoruz. Ayrıca mahkûmların aile kurma hayalleri de okuru üzmeyi başarıyor. Kitapları okuduktan sonra detaysızlığın içinden nasıl bu kadar detay hatırlayabiliyoruz peki? İşte bu çok ilginç.

Ayrıca çarpıcı finaliyle kelimenin tam anlamıyla "göz dolduruyor" kitap. Burada bile bize bir oyun etmiş Orhan Kemal. Soğuk yüzünden en son ölen yine bizim Kaptan oluyor. En fazla o dayanıyor. Aşık olduğu güzel Fatma'sını bekliyor. Belki de bu kadar zaman yüreğindeki o sıcaklık korumuştur onu soğuktan. O yüzden yaşamıştır, bir umutla. Umudun son kırıntısı yok olana kadar atmaya çalışmıştır kalbi. Kim bilir?

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell

Kitabın Künyesi

Yazarı: George Orwell
Orijinal Adı: Nineteen Eighty-Four
Çeviren: Nuran Akgören
Sayfa Sayısı: 250
Tür: Dünya Edebiyatı
Yayınevi: Can Yayınları
ISBN:
975-510-041-5
Baskı Tarihi
: 2004

Özgün Dili: İngilizce
Fikrim: Orwell'in gelecekle ilgili tahminlerinin alabildiğine korkunçluğu ve buna rağmen kendini okutmaktaki olağandışı yetkinliği, insanı kendine bağlıyor. Anti-Ütopya romanlarının ünlülerinden olan bu eseri mutlaka okumalısınız.


Arka Kapak - Tanıtım Yazısı


"Çok genç yaşındayken bile gözüpek ve yürekli biri olan George Orwell (1903 - 1950), önce döneminin ve ülkesinin toplumsal düzenine karşı çıktı. Büyük Rus Devrimine inandı. Trokçi'ye hayrandı. Ancak, İspanya içsavaşı sırasında Stalinistlerin Troçkistlere karşı tutumu, umutlarını yıktı. Bu durum ve yakalandığı hastalık, George Orwell'i Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ün mutlak umutsuzluğuna sürükledi. Orwell, yapısal olarak karamsar ya da siyaset tutkunu biri değildi. İlgi alanları çok genişti. Daha az acılı bir dönemde yaşasaydı, yaşamaktan mutluluk duyardı. Ama çağımıza siyaset egemendir. Orwell, yaşadığı sürece gerçeklere bağlı kalmış, en acı dersleri bile öğrenmekten vazgeçmemiştir. Ama umudunu yitirmiştir. Orwell'in çağımızın peygamberi olmasını engelleyen şey de bu olmuştur. Dünyanın bugünkü durumunda umut ile gerçeği birleştirmek belki de olanaksızdır. Durum buysa, bütün peygamberler yalancı peygamberlerdir. Orwell gibi kişiler, bence günümüz dünyasında gerekli olanın yarısını, ama ancak yarısını ortaya koymuşlardır. Öteki yarısını hâlâ aramaktayız."

BERTRAND RUSSELL
Kapaktaki resim: ROB WOOD

Eleştiri Yazısı

"SAVAŞ BARIŞTIR.
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR.
BİLGİSİZLİK KUVVETTİR."

Bu cümleler Okyanusya'nın resmi ideolojisi INGSOS'un üç sloganıydı. Romandan alıntı yani bunlar. Aslında ortadaki tersmiş gibi duruyor. Mantık çerçevesinde bakıldığında, ilk ve son cümlelerde öznedeki isim kötüyü; yüklemdeki isim iyiyi adlandırıyor. Bu mantıkla Ortadaki slogan "Kölelik özgürlüktür." olmalı. Ancak roman bunun neden böyle olmadığını sonlara doğru çok iyi açıklıyor. Aslında mantığı yadsıyan bir yönetimin sloganlarında mantık aranır mı?

Bu romanda dünya, üç süper devlet arasında paylaşılmış durumdadır.
• Avrupa ve Asya'nın Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar uzanan kısımları; Avrasya (Eurasia),
• Kuzey ve Güney Amerika, Britanya, Avustralya ve Güney Afrika; Okyanusya (Oceania),
• Çin ve onun güneyindeki ülkeler, Japon adaları, Mançurya, Moğolistan ve Tibet'in büyük kısmı; Doğu Asya (East Asia) içerisinde yer alır. Bunlar dışında yer alan bölgeler aralıksız süren savaşlarla sürekli el değiştirir. Bu el değiştiren bölgelerin halkları da köle olarak adlandırılırlar. Köleler, hangi süper devletin eline geçerlerse geçsinler durumlarında bir değişme olmaz. Sürekli çalışmak zorundadırlar. Devletlerin kendi halklarında da sınıfsal bir yapı görülür. En alt sınıf olan proleterler, partililerin gözünde hayvandan farksızdır. Öyle ki "Proleterler ve hayvanlar özgürdür." derler.

Bu üç süper devlette de ideoloji esasında aynıdır. Okyanusya'daki adı İngsos; Avrasya'daki adı Yeni Bolşevizm; Doğu Asya'daki adı Ölüme Tapınma'dır. Üç ideoloji de esas itibariyle gerçek sosyalizmin hayata geçirmeye çalıştığı her şeyin karşısındadır ve bunu sosyalizm adına yapar. Özellikle İngsos'un, çoğu totaliter rejimin aksine ulaşmaya çalıştığı bir hedef yoktur. Tek hedef; partinin iktidarıdır. Aralıksız süren savaşların nedeni bile iktidarı elde tutmaktır. (Bunun nasıl olduğunuysa romanı okuyunca göreceksiniz.) Parti, korku, propaganda ve beyin yıkama çalışmalarıyla halkı kontrolü altında tutar. Tüm dış parti üyelerine zorunlu sabah sporu yaptırılır. Bilim adamları, yalnızca parti çıkarları için çalışır. Yeni silahlar üretir. Televizyonların hem alıcı hem verici olarak kullanılmasıyla tele ekranlar (telescreen) icat edilmiştir. Böylece parti her an, herkesi izleme olanağına sahip olmuştur. (Aslında bu yönüyle düşündüğümüzde -her yanın kameralarla bezeli olduğunu düşünürsek- günümüzü nasıl da görmüş Orwell.) Halkın açlıktan kırılmasına rağmen tele ekrandan her gün üretimin hedefleri aştığı, ekonominin düzeldiği, refah seviyesinin arttığı haberleri yayılır.

Partinin beyin yıkama çalışmalarının ne derece başarılı olduğunu anlamak için kitabın ana bölümlerinden üçüncüsünde Parsons'un tutumunu okumak yeterlidir.

"Suçlu musun?" diye sordu Winston.
"Elbette, suçluyum!" dedi, Parsons. Köleye yakışır bir tutumla tele ekrana baktı, "Parti hiç suçsuz adamı tutuklar mı sanıyorsun!"

Parsons'a göre parti "Suçlusun!" diyorsa, suçlusundur. Beyni o kadar yıkanmış ki suçu işleyip işlemediğini dahi bilmiyor. Parti ne derse odur. Aksi diye bir şey yoktur. Parti, sahiplenici ve kucak açıcıdır. Her ne kadar hükmedici ve beyin yıkayıcı da olsa...

Baştan sona bir umutsuzluk havası kitabın bütününe sinmiştir. Kitabı okurken partinin asla devrilemeyeceği, geçmişin değiştirilebilir olduğu iliklerinize kadar işler. Romanda aynı zamanda kimseye güvenemeyeceğin duygusunu da alırsın yaşanan olarlar yüzünden. Kısacası kendini kahramanların yerine koyarsın. Bu etkiyi yansıtırken yazarın takındığı üslûbun ustalığı göze çarpar. Hâl böyle olunca da okur, kitaptan sonra kâbus görmüş gibi oluyor.

Kıtlık ve kısıtlanmışlık yüzünden halkta meydana gelen öfke ve nefret başka bir kanala aktarılır. Partiye -sözde- ihanet etmiş olan Emmanuel Goldstein'a ve o an için Okyanusya hangi devletle savaşıyorsa ona. Bu nefret nöbetleri, düzenlenen Nefret Haftası ya da İki Dakikalık Nefret seanslarıyla bu hainlere ve düşmanlara aktarılırdı. Halk ise her şeyin asıl sorumlusu olan partiye inanıp güvenmeye devam ederdi. Orwell romanında bu nefret nöbetleriyle ilgili şöyle diyor: "Nefretin en ürkünç yanı, katılma zorunluluğu olmamasına karşın, aksini yapmanın, insanın elinde olmamasıydı."

George Orwell'in Hayvan Çiftliği'nden sonra yazdığı -ikinci- alegorik politik romanıdır bu. Bu roman da bir korku veren ütopyadır. Sosyo-psikolojik yanları da vardır. Romanda geçen Big Brother (Büyük Birader) imgesi günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır. Büyük Birader, her şeyi görür ve bilir. Ne zaman doğduğu bilinmez ve asla ölmeyecektir. Partinin en üst tabakasında o vardır. Aslında o bir imgedir. Ayrıca günümüzde hemen hemen herkesin de aşina olduğu bir kavram olan "Düşünce Polisi" kavramı ilk kez bu romanda ortaya atılmıştır.

Kitap her ne kadar "Kapitalistlerin Kutsal Kitabı" olarak tanınsa da esasında kitap, "Anarşizme Methiyye" niteliğindedir. Kapitalizme de alabildiğine saldırır. Aslında kitap, Orwell'in diğer distopyası Hayvan Çiftliği gibi totaliter rejimleri eleştiriyor, sosyalist sistemi değil. Çünkü Orwell, zaten kısacık olan hayatının bir bölümünde gerçek bir sosyalist. Ancak Stalin'in Sosyalizm adına yaptığı zulümleri görünce dünyası yıkılıyor. Daha sonra sosyalistlere karşı savaşmaya başlıyor. Bu yönüyle baktığınızda aslında Stalin'e ve onun baskıcı yönetimine karşı bir tutum içinde, sosyalist ideolojiye karşı değil. İşte iki romanında da böyle baskıcı yönetimleri eleştiriyor, esas Sosyalizmi değil. Buna rağmen ne acıdır ki kitapları soğuk savaş nesnesi olmuştur. (Sovyetler Birliği'ne karşı Amerika'nın elindeki en önemli kozlarından birisi konumuna yükselmiştir ve acilen NATO ülkelerinin dillerine çevrilip baskıları yapılmıştır.) Aslında Orwell, Stalin yönetimini İngsos rejimi adıyla kurgusallaştırıyor. İkisi de sosyalizm adına sosyalizmin karşısındadırlar. İkisi de işkence yöntemini kullanır. Tabi farkları da var. İngsos rejimi, Stalinizm'i aşmış, onu da içinde eriterek yetkinleşmiş ve asla yıkılamayacağına herkes tarafından inanılmış bir yapı. Ancak yine de Stalin yönetimiyle benzer tarafları yadsınamaz. Şunu da belirtmeliyiz ki Stalin'in zulümlerini eleştiren herkes Sosyalizm düşmanı değil. Kısacası bu romanı gerekçe göstererek Orwell'i Sosyalizm düşmanı ilan etmek adice bir harekettir. Roman eğer bir ideolojiye ait olacaksa bu asla Kapitalizm değil; olsa olsa Anarşizm olur.

Roman ilk olarak "The Last Man in Europe" (Avrupa'daki Son Adam) ismiyle yazılmış. Ancak romanın ABD ve Birleşik Krallık'taki yayıncısı pazarlama meseleleri nedeniyle romanın adını "Nineteen Eighty-Four"a (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört) çevirmiştir. Roman, 1984 yılında filme de uyarlanmıştır.

Bu kadar teknik bilgiden sonra biraz da romanın içeriğine geçelim. Roman üç ana bölümden ve bir "Ek"ten oluşuyor. İlk bölüm 8; ikinci bölüm 9; üçüncü bölüm 6 adet küçük parçaya ayrılmış. Ana bölümlerden ilki genel hatlarıyla durumu betimliyor. Kahramanları tanıtıyor. (Diyebiliz ki her şey bir günlükle başlıyor. "4 Nisan 1984") İkinci bölüm, başkahraman olan Winston Smith'in aşkını -yani "partiye karşı çıkma" hikayesini- ve yakalanışını anlatıyor. Üçüncüsüyse baştan sona yedi yıl sürecek bir işkence bölümü. Ek bölümde de, Okyanusya'nın resmi dili olan Yenikonuş'un kökeni ve yapısı anlatılıyor.

Yenikonuş, İngilizce orijinalinde Newspeak diye geçiyor. Bu dil, her yıl küçülen sözcük dağarcığı ile diğer dillerden ayrılır. Üstelik sürekli küçülmesi için yeni yollar bulunur. Çünkü seçim alanı daraldıkça, düşünme sistemi de o hızla azalmaktadır. Yöneticilerin bunda çok sinsi bir amaçları vardır. Bir iki nesil sonra insanlar "isyan" fikrini ifade edememekten de öte, isyan fikrini düşünemeyeceklerdir bile.

Roman kötü sonla bitiyor. Winston, O'Brien ile "karanlığın olmadığı bir yer"de buluşuyor. Ama bu, hiç de onun yararına olmuyor. Burada bile -yani romanın kötü sonla bitmesinde ve Winston'un kaybeden olmasında bile- aslında romandaki genel umutsuzluk haline hizmet eden bir durum var. Zaten roman kötü bitmeliydi, Winston kaybetmeliydi ki biz romandaki o atmosfere iyice girebilelim. Partinin yıkılamazlığına iyice inanalım. "Winston bile bir akşam, Kestane Ağacı Kahvesinde kendini Büyük Birader'i severken bulabiliyorsa bu parti yıkılamaz." İşte bu hissiyatı çok iyi yansıtmış bu roman. Orwell'in hasta ve gelecekten umudunu kesmiş olması da romanını böyle bitirmesinin sebeplerinden biridir hiç kuşkusuz. Winston'ı Büyük Birader'in karşısında pes ettirir, bir yıl sonra da hayata gözlerini yumar Orwell.

Ayrıca Türkçe'ye "Çiftdüşün" diye çevrilen "Doublethink" kavramı hakkında da bir şeyler söylemek isterim. Çiftdüşün, partinin belki de en temel ilkesidir. İki çelişik düşünceyi aynı anda kabullenmektir. Gerçekle oynandığını bilip gerçeğin zedelenmediğine kendini inandırmaktır. Bu işlem bilinçli yapılmalıdır, yoksa kesinliğini yitirir; ama aynı zamanda bilinçsiz de olmalıdır, yoksa bir düzenbazlık ve dolayısıyla da bir suçluluk uyandırır. Çiftdüşün sözcüğünün kullanımı bile, çiftdüşün'ü gerektirir. Bu ilkeye göre; eğer parti siyahın beyaz olduğunu söylerse, hemen buna inanmalı, daha sonra inandığını da   -çiftdüşün yöntemiyle- unutmalı, onu kabullenmeliydin. Siyah zaten beyazdı. Var olduklarından beri böyleydi. Hiçbir zaman da değişmemişti. Tıpkı eğer parti isterse iki kere ikinin beş edebilmesi gibi... İşte böyle bir kavramı felsefe dünyasına armağan etmesiyle bile değeri paha biçilemez biridir George Orwell.

Okyanusya'da dört bakanlık vardı: Yanlış bilgilendirmeden sorumlu Doğruluk Bakanlığı, savaştan sorumlu Barış Bakanlığı, kıtlık yaratmaktan sorumlu Bolluk Bakanlığı ve işkenceden sorumlu Sevgi Bakanlığı. Bakanlıkların isimleri de çiftdüşün yöntemiyle oluşturulmuştu.

Sevgi Bakanlığı, parti politikası olan "yok edilecek olanları bile iyileştirme" işini yürütüyor. İşkence ile partiye bağlı hale getiriyor kişileri. Sözümona doğru yolu bulmalarını sağlıyor. Çünkü daha sonraları kahraman olmaları istenmiyor bu yok edilenlerin. Parti burada Engizisyon Mahkemeleri'nin yanlış uygulamalarından ders aldığını belirtiyor. Bu yüzden önce iyileştirip sonra buharlaştırıyor.

Romanda geçen buharlaştırılma olayını buradan yaptığım bir alıntıyla açıklamak istiyorum. "Büyük Birader olarak ifadesini bulan hükümeti eleştirmeyi aklından bile geçirmen suç. Nasıl anlaşılıyor peki bu? Bir ortamdasındır. Biri hükümetin icraatlarından bahsediyordur. Eğer ki bu icraatleri küçümser bir yüz ifadesi takınırsan buharlaştılıyorsun. Buharlaştırılmak, ölümden beter bir ceza. Ha ucu yine ölüm ama. Cismen ölmenin yanısıra ismen de ölmek. Sanki hiç var olmamışsın gibi." Burada gayet güzel açıklanmış buharlaştırma olayı. Ancak buharlaştırma yalnızca yüz ifadeleri ya da fikirleri yüzünden yapılmaz. Mesela, parti için çalışan Syme karakteri yalnızca akıllı olduğu, düşündüğü, yani partinin esas fikirlerini kavradığı için yok edilir.

Karakterlerden söz açılmışken Julia'dan bahsedelim. Julia, aslında sığ düşünceli biri. Partinin fikirlere müdahale etmesine karışmıyor. Yalnızca onun özgürlüklerini kısıtlayan yasaklarını çiğniyordu. Partiye kızgınlığı baskıcı yönetimden kaynaklanmıyordu. Winston'a da dediği gibi gelecek nesiller onun umrunda değildi. Parsons'a ve çocuklarına baktığımızda durum bambaşka bir boyut kazanıyor. Partinin aileyi birbirine yabancılaştırma, düşman etme ve hatta çocukları muhbir olarak kullanma politikasının etkilerini görüyoruz. Ayrıca Parsons'un kendini ihbar eden çocuklarıyla gururlanmasını da hayretle okuyoruz. Karakterler son derece çeşitlilik gösteriyor. Amaçlarıyla, fikirleriyle ve davranışlarıyla... Tüm bu aile bağlarını yok etme politikasına karşın parti, imge olarak bir aile üyesinin adını biraderi (brother, erkek kardeş) kullanıyor. Büyük Birader, her ailenin doğal bir ferdi durumuna geliyordu.

Kitaptaki "Big Brother is watching you." sloganı da Türkçe'ye "Büyük Biraderin gözü sende." diye çevrilmiş. Olabilecek güzel bir çeviri. Ancak bu cümlede kullanılan "(to) watch" kelimesine verilen çift anlamlılık başka bir dile çevrildiğinde ne yazık ki tam anlamıyla yansıtılamıyor.Onu da şöyle açıklayabiliriz: İzlemek anlamındaki "watch" ile tele ekranlarla sürekli izlendiği hatırlatılıyor insana. Gözetmek anlamındakiyle ise Büyük Birader'in olanca şefkatiyle onu koruyup kolladığı, gözünü ondan ayırmadığı anlatılıyor. Bu iki anlamı tek sloganda erittiğinizde ise partiyi ve Büyük Birader'i kaygı verici bir biçimde sevmeye başlarsınız.

Şunu da belirtmek gerekir. Böyle bir eseri çevirmek oldukça zordur. Bunun bir edebi eser olmasının zorluklarının yanında bir de kendine özgü terminolojisinin getirdiği zorluklar var. Özellikle Ek bölümün çevrilmesi, çevirmenin İngilizce dilbilgisinin derinliği kadar Türkçe dilbilgisi de gerektiriyor. Yalnızca dilbilgisi de yetmiyor. Aynı zamanda Türkçe'de tam karşılığı olmayan, yazarın kurgu içerisinde kendi uydurduğu sözcükleri çevirmek, hayalgücü de istiyor. İşte bu zorlukların üstesinden geldiği için eseri çeviren Nuran Akgören'i tebrik ediyorum.

Kitap-içinde-kitap olan "Oligarşik Kolektivizm Kuram ve Uygulaması" da adeta siyaset dersi veriyor. Hayata bakışınızı değiştiriyor. O bölümü yazarken Orwell, gerçekten de siyasi birikimini konuşturmuş ve eserini oturttuğu politik temeli ayrıntılarına kadar betimlemiş.

"Geçmişi denetleyen geleceği de denetler; şu ânı denetleyen geçmişi de denetler." sloganı partinin tarihi olguları değiştirmesini meşrulaştırıyor. Üzerinde biraz daha düşündüğünüzde partinin sürekliliğini de buradan çıkarmak mümkün aslında. Belki de romanın ana temasını bu slogan oluşturur. Belki de bu: "Kimse bir devrime bekçilik etmek için diktatörlük kurmaz; devrim diktatörlüğü kurmak için yapılır." Bu cümleler hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. Ancak bir parça düşünmek, tüm o sayfalardan değerlidir. Bu cümlelerin yorumunu size bırakıyorum.

Romanda proleterler hakkında da pek çok cümle geçiyor. "Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler." cümlesi onlardan biri. Partinin yıkılamazlığına atıf yapılan cümlelerden biri daha. Bir kısır döngüyü anlatıyor. Zaten parti kitaplarından birinden alıntı.

Kitapta E. M. Forster'in "Orwell Büyük Biraderimiz" başlıklı kısa bir yazısı var. Bu yazıda Orwell ile ilgili şöyle diyor: "Kitaplarına yaslanmak isteriz, iğne gibi battıklarını fark ederiz." Cümle bu kitapla ne kadar örtüşüyor. Kitap aynen iğne gibi batıyor. Bugün tartışmaya açılan "Düşünce Polisi" kavramından 1949'da basılan bir kitapta söz edilmesi de Orwell'in ileri görüşlülüğünün en önemli kanıtıdır aslında. Tıpkı romandaki tele ekranlar ve günümüzün her yeri kaplayan güvenlik kameraları gibi...

Winston'un günlüğünden bir alıntıyla bitirelim yazımızı. "Geleceğe ya da geçmişe, düşüncelerin özgür olduğu, insanların birbirlerinden farklı olduğu, ama yalnız yaşamadığı bir zamana, gerçeğin var olduğu ve yapılmış bir şeyin yok edilemeyeceği bir zamana:
Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından selâmlar!"

Pasifik Günleri - Nazlı Eray

Kitabın Künyesi



Yazarı: Nazlı Eray
Sayfa Sayısı: 131
Tür: Türk Edebiyatı 
Yayınevi: Can Yayınları
ISBN: 975-510-030-X
Baskı Tarihi:
 1998

Özgün Dili: Türkçe
Fikrim: İlginç ama gerçekten ilginç bir kitap okumak istiyorsanız eğer, size tavsiye edebileceğim bir kitap. Fakat siz öylesine bir kitap arıyorsanız mâlesef size göre değil. Her ne kadar ince de olsa... 


Arka Kapak - Tanıtım Yazısı

Nazlı Eray, düşselliği gerçeğe dönüştürmeye bayılan, özgün bir yazar. Her öyküsü, her romanı, yaşanan dış gerçeklikten hemen uzaklaşır, gerçekdışına, gerçeküsütüne doğru akmaya başlar. Okur, yeni bir gerçekliğin içindedir artık. Pasifik Günleri, bir yolculuğun romanı. Düşler ülkesinde gerçekleşen bir yolculuğun, bir fantezinin romanı. İlk yayımlandığında yankılar uyandıran Pasifik Günleri'nin bu yeni baskısı, Nazlı Eray'ın yeni okurlarının büyük ilgisini çekecektir. Ankara, Şair Nedim Sokağı'ndaki teneke robot, yaşlı mimci Kazuo Ono, ünlü dansöz La Argentina, Alman yönetmen Werner Herzog'un çılgın kamerası ve büyülü Uzakdoğu, İmparator Hiro Hito'nun sarayı, Penang Adası, Hawaii... İşte Pasifik Günleri'nin sihirli yelpazesinden birkaç renk... Pasifik Günleri, 'insan ruhunun bir gezi rehberi'.

Eleştiri Yazısı

Kitabın içeriğine geçmeden önce yazarın temsil ettiği akımdan bahsedersem daha anlaşılır olacak sanıyorum. Nazlı Eray, "Magical Realism" ya da Türkiye'de bilinen ismiyle "Büyülü Gerçekçilik" akımının Türk Edebiyatındaki temsilcisidir. Bu akımı kısaca; 'gerçekliğin sınırlarını genişletmek' olarak alabiliriz. Yani; aslında gerçeküstü olan şeyler, okurken gerçekliğin, günlük hayatın bir parçasıymış gibi, son derece normalmiş gibi gösterilir. Dünya Edebiyatındaki en büyük temsilcisi de Gabriel Garcia Marquez'dir.

Romanı okumaya başladığımızda ilk beş on sayfada anlaşılıyor ki birbirinden bağımsız gibi görünen pek çok öykü kopuk kopuk, parça parça anlatılıyor. Sonra bu hikaye parçaları ilerledikçe farklı olaylar ve dolayısıyla da yeni karakterler giriyor öyküye. İlginçlik de burada başlıyor. Öyküyü kendi ağzından anlatan karakter, aynı anda, farklı farklı yerlerde, farklı farklı arkadaşlarla, farklı farklı olaylar yaşıyor. Malezya'da, Singapur'da, Tokyo'da, Honolulu'da, Ankara'da... Karete hocası Ho ile, İstatistikçi arkadaşı ile, Bay Elias ile, Victor ile, Kazuko ve Nobiko ile... Değişik değişik olaylar yaşıyor. Ama büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor sonunda okur. Çünkü romanın sonunda tüm olaylar birbirine bağlanmıyor. Hatta anlatıcı, sihirbazın bir el hareketiyle İmparator Hiro Hito'nun sarayına gittiğini anlatıyor. İmparatoru gördüğünü söylüyor. Ama daha sonra sihirbaz ona aslında orayı hiç görmediğini söylüyor. Bir hayal gibi. Kitap son derece kafa karıştırıcı. Bir roman bütünlüğü yok içinde. Hatta biraz da anlamsızlıklarla boğulmuş.

Alakasız gibi görünen ve coğrafi olarak birbirinden uzakta yaşanan birçok olayın en sonunda bir yerde buluşması güzel olmuş. Ama bu buluşmada bile çok belirsizlik, anlamsızlık var. Psikolojik bir kitap okurmuş gibi oluyor insan. Romanın bir yerinde başkahramanımız Ankara'nın Şair Nedim Sokağı'nda teneke bir robota dönüşüyor. Ama bu robota sonra ne olduğu belirsiz. Eğer yalnızca büyülü gerçekçiliği göstermek için, süs için yapılmışsa bu, çok boşuna bir uğraş. Bir yerlere bağlanmalıydı bu robot öyküsü. Bunun dışında Venedikli Başmakinist, Victor ile Christie ve daha birçok öykü arada kaynamış, bir sona bağlanmadığı için de sadece kitabın anlamsızlığına katkı sağlamış.

Kitap acayip olmasına acayip; bu güzel. Müthiş bir potansiyele sahip bu acayiplikler mükemmel bir sonla birbirine bağlansaydı çok daha güzel olurdu. Kitap bu haliyle sanki devam edecekmiş gibi duruyor. Devam edecekmiş de yarım kalmış gibi. Bence başarısız bir son. Her romanın, hikayenin kesin bir sonu, sonucu olması gerekmiyor ama, Nazlı Eray da biraz fazla havada bırakmış her şeyi. Açıkçası romanı o kadar okuyup bu şekilde bir sonla karşılaşınca da memnun olmuyor insan.

Ancak romanın sonunda pek çok fantastik detayla karşılaşılıyor. Mahkeme salonunda, tanıklık eden kişilerin çıktığı konuştuğu televizyon çok orijinaldi. Hatta bu televizyonda bir fotoğrafın, bir ölünün ve bir Buddha heykelinin konuşması, tanıklık yapması çok ilginçti. Daha sonraları bir papağanın da tanık olarak dinlenmesi güzel bir fantastik detaydı.

Ayrıca roman boyunca Alman yönetmen Werner Herzog'dan ve onun kamerasından bahsediliyor. Zaten romanın başında Herzog'un "La Soufrière" filmi anlatılıyor. Kopuk hikayelerden biri de bu. Ancak daha sonra yazar, bu filmin hikayesini kendi hayallerine göre işliyor. Ancak burada düşsel unsur Herzog'un kamerası. Bu kamera konuşabiliyor. Dünyanın her yerine gidiyor, yakaladığı acayip şeylere sinyal veriyor. Geçmişe yolculuk yapabiliyor. Heykellere bile mikrofon tutuyor. Bir morfinmanın beynine girip oradaki görüntüleri yakalayabiliyor. Ve bunlar gerçekten büyülü gerçekçiliğe katkı sağlıyor.

Anlaşılmayan yönlerini bir kenara bırakıp eğer fantastik ögelerin gerçeklik içinde eritilmesi nasıl bir şey diye merak ediyorsanız okuyun. Her olay ilginç, yazar oradan oraya atlıyor anlatırken. Anlatılarını çok güzel bir uzakdoğu manzarasıyla da süslüyor. Uzakdoğu yaşantısı hissediliyor satır aralarında. Ayrıca kitap sürrealist Fransız şair Paul Éluard'ın bir şiiriyle başlıyor. Gerçi sadece bunlar bile bir kez okumak için geçerli nedenler.

Aslında bu, benim ilk okuduğum Nazlı Eray kitabı. Daha önce Fantastik ve Realist edebiyattan parçaları ayrı ayrı okumuştum. Ama bunların, belki de birbirine zıt iki edebiyat akımının, birleşmiş halini okumak yine de güzeldi. Umarım Nazlı Eray'ın diğer eserleri anlamsızlığa bu kadar bulanmamıştır. Böylece biz de sadece 'fantastik ögeleri gerçek yaşantı içinde okumak'tan öte gideriz ve onları anlamlı bir olay örgüsüne oturtabiliriz.

Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini

Kitabın Künyesi


Yazarı: Khaled Hosseini
Orijinal Adı: The Kite Runner
Çeviren: Püren Özgören
Sayfa Sayısı:
440

Tür: Dünya Edebiyatı 
Yayınevi: Everest Yayınları
ISBN: 978-975-289-517-1
Baskı Tarihi:
 Mart 2009

Özgün Dili: İngilizce
Fikrim: Konudaki içtenlik, anlatımdaki şiirsellik. Fazla söze gerek yok. Mutlaka okuyun, mutlaka... 


Arka Kapak - Tanıtım Yazısı

Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur.

Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz. 

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.

Uçurtma Avcısı'nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü...

Eleştiri Yazısı

 "Sen iste, bin tane yakalayayım, Emir ağa..."
 "Senin için bin tane olsa yakalarım, Sohrab..."


Kitabın kilit cümleleri bunlar. İnsanın tüylerini diken diken eden iki cümle... Dilin nasıl etkileyici kullanılabileceğinin kanıtları...

Evet, bu güne kadar okuduğum kitaplar arasında, umudu ve umutsuzluğu; acıyı, ıstırabı ve sevinci en etkileyici biçimde dile getiren kitaptı. Sadakat ve ihanet çelişkisi. İhanet ve sadakatin vicdanlar üzerindeki ağırlığı. Kitabı okurken bazı bazı gözyaşlarınızı tutamadığınızı hissedeceksiniz gerçekten. Bu kitap, ne ihanetin ne de sadakatin karşılıksız olmadığını gözler önüne seren nefis bir eser. Dramatik bir konu, duygu yüklü anlatım ve gerçekten nefis bir eser...

Bu, ilk kitabı olmasına rağmen dili böyle etkileyici kullanması, yazarın gelecek vaat ettiğini gösteriyor. Kötülüğü ve kötüleri bu derece keskin anlatabilmesi sebebiyle de büyük bir saygıyı hak ediyor.

Romanda alttan alta bir Afgan tarihi anlatılıyor. Acılarla dolu bir tarih... Mollaların ikiyüzlülüğü, Taliban rejiminin din adına yaptığı zulümler, Taliblerin iğrençlikleri... Afganistan'ın değişimine de şahit oluyorsunuz adım adım. Tabi, hiç de hoş olmayan bir değişim bu. Ama yaşanmış ve yaşanmakta hâlâ.

Afgan çocuklarına adanan bu kitap, uzak diyarlarda duymak dahi istemeyeceğimiz kötülüklerin yaşandığını gösteren bir baş yapıt. Doyasıya yaşanmamış yaşamları gözler önüne seren bir eser. Romandaki şu söz bile bunu nasıl güzel anlatıyor: "Afganistan'da çocuk çoktu ama çocukluk yoktu."

Kitapta altı çizilesi, çok güzel başka sözler de var. Mesela Rahim Han'ın söylediği şu cümle onlardan biri: "Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın." Ama bu romandan aklımda kalan en önemli alıntı, Baba'nın Emir'e söylediği şu sözler oldu:

"Mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. (...)

Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karının elinden kocayı, çocuklarından da bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun? (...)

Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur, Emir. Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan... aşağılıktır. Böyle birinin yüzüne tükürürüm. Böyle biriyle yollarımız kesiştiğinde, Allah yardımcısı olsun. Anlıyorsun, değil mi?"


Romanın daha başlarındaki bu sözler bile bana nasıl müthiş bir esere başladığımı anlatmaya yetti.

Roman, yer yer postmodernist esintiler taşıyor. Özellikle rüyaların anlatıldığı, eski anıların hatırlandığı, bayılma anlarında ve ameliyat bölümlerinde narkozun etkisiyle hissedilenlerin belirtildiği bölümlerde bu çok belirgin. Mesela, zaman kavramının yok olması bunun en tipik örneği. Ayrıca kitaba genel anlamda bakıldığında bir döngüden ibaret olduğu görülüyor. Yâni birinin yapamadığını diğeri yapıyor. Mesela Baba'nın yapamadığını Emir yapıyor ve Hasan'a olmasa da Hasan'ın oğlu Sohrab'a sahip çıkıyor; Hasan'ın yapamadığınıysa Sohrab yapıyor ve Assef'i sapanla kör bırakıyor. Böyle birkaç olay daha var ki bu da romanda bir döngü olduğunu gösteriyor. Bize gerçek hayatta da "kaderde olan her şeyin bir gün mutlaka gerçekleşeceğini" öğretiyor. Biri olmazsa başka biri tarafından.

Okuru sıkmayan dil ve etkileyici bir üslup var. Öylesine samimi, öylesine içten -bir yönüyle de bizden... Afgan kültüründeki İslâm ögelerinin bizimkilerle benzer olması da bunda etkili bence.

Bir başka yönüyle de Afganistan'ın mahallelerinden, Pakistan'ın şehirlerine, Amerika'nın metropollerine kadar çok geniş mekân çeşitlemesine sahip bir roman bu. Afgan mültecilerin Amerika'daki hayatını da anlatıyor. Kaçakların göç ettiği kamyonlar ve tankerlerle; kalınan küf kokulu, mağaraya benzeyen evlerin tasvirleri çok gerçekçi. Bunda, yazarın kendisinin de bir mülteci olmasının etkisi var şüphesiz. Romanın realist olmasını sağlıyor bu da. Ama en önemli pay yazarın kurgu gücüne ait.

Son olarak, çevirmenin başarısına değinmemek olmaz. Hele bu kadar muhteşem bir çeviri yapılmışsa buna değinmemek çeviriyi yapanın hakkını yemek olur. Çeviri o kadar güzel ki okurken insana estetik zevk veriyor ve çeviri dahi sanat eseri olduğunu belli ediyor. Çevirmenin başarısı, asla küçümsenemeyecek bir başarı.

Kısaca bu; yıllar geçse de eskimeyecek bir anlatımla yazılmış, okuduktan sonra da etkisinde kalacağınız bir roman.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - Peyami Safa

Kitabın Künyesi

Yazarı: Peyami Safa
Sayfa Sayısı: 124
Tür: Türk Edebiyatı
Yayınevi: Alkım Yayınevi
ISBN:
975-6363-82-7
Baskı Tarihi
: 2004
Özgün Dili: Türkçe

Fikrim: Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanlarından olan bu eserde Peyami Safa ustalığını konuşturmuş. Ben çok beğendim.

Arka Kapak - Tanıtım Yazısı


İnsanın ruhuyla bedeni arasındaki korkunç ilişkiyi anlatıyor Peyami Safa.

Mutlulukların ve felaketlerin bu derece kuvvetli anlatılabilmesi unutulmaz klasikler arasına sokuyor bu kitabı.

Çünkü sevildiğini hissetmenin yarattığı mucizeler var bu sayfalarda.


Eleştiri Yazısı

"Bu sayfalarda; insan, hakiki acıyı, ıstırabı, bir gölge halinde bile olsa, seferberliğin aç İstanbul’unu buluyor."

Bir usta yazarın yazdığı eseri en iyi bir başka usta yazar yorumlayabilir. Nitekim bu eseri de Ahmet Hamdi Tanpınar yukarıdaki satırlarla çok iyi yorumlamış bence.

Romanda bacağından rahatsız olan bir gencin sağlığına kavuşmak için çırpınışları anlatılır. Bunun yanısıra gencin kendinden dört yaş büyük bir kıza olan aşkıyla uğraşması da gencin ruhi bunalımlarını daha da büyütür. Romandaki çocuğun sakat kalma korkusu roman boyunca tüm şiddetiyle hissediliyor.

Peyami Safa’nın ve Türk edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen bu roman, yazarın çocukluk ve gençlik yaşlarında geçirdiği bir hastalık nedeniyle yaşadığı zor günleri son derece akıcı ve sade bir dille anlatıyor. Bu nedenle bir otobiyografik roman da diyebiliriz. Yazarın kendisi de uzun yıllar bir kemik rahatsızlığıyla cebelleşmiş, aylarca hastanede yatmış, müthiş acılar çekmiş ve tüm bunları bu romana yansıtmış. Aynı zamanda başkahramanın kişiliği de yazarla büyük oranda birleşmektedir.

Roman, ruh tahlilleri açısından da çok önemlidir. Edebiyat tarihçilerine göre Türk Edebiyatında ruh tasvirlerinin en iyi yapıldığı romandır ve baştan sona "Ben Merkezli Roman" örneği sergilemektedir.

Bir psikolojik roman diyebileceğimiz kitapta, romanın kahramanı çocuğun psikolojisi çok gerçekçi olarak dile getirilmiş. Psikolojik bir roman olmasına karşın çok da sürükleyici bir yanı var. Yazar romanında realizmin doruklarına çıkmış. Öyle ki pansuman sahnelerindeki acıyı siz de yaşıyorsunuz sanki.

Realizmin bir başka göstergesi de "Kozmopolitlerin Hücumu" adlı bölümde dönemin siyasi ve sosyal olaylarına atıfta bulunulması. Bu bölümde milliyetine çok bağlı olan hasta kahramanımızla Avrupa hayranı paşa ve paşanın destekçisi Doktor Ragıp'ın münakaşası anlatılıyor. Bunun romanın gerçekçiliğine katkısı çok büyük.

Yazarın alakasız yerlerde Shakespeare'in Hamlet adlı trajedisinden 'Zavallı Yorik' alıntısı karakterin şaşkınlığını, buhranlarını, bilincinin çok da yerinde olmadığını, melankolik ruh halini çok iyi gösteriyor.

Romanda tezatlar büyük bir yer tutuyor hatta romana tezatlar romanı dahi denebilir. Bunlar hasta gencin ruhî durumuyla yakından ilgilidir. Hasta genç; kapalı mekan, tabiat, sağlık, hastalık, zenginlik, yoksulluk, çirkinlik, güzellik, kader, saadet hasreti, hayat, ölüm, korku ve ümit tezatları içindedir. Romandaki hasta genç pek çok mahrumlukla kıvranırken, yazar onun karşısına tam zıddı bir tip çıkarır: Doktor Ragıp. Ragıp, yakışıklı, sağlıklı, mesleğini eline almış, hali vakti yerinde, Avrupai bir gençtir. Yani; baş kahramanın tam tersi. Roman kahramanı sıhhat, hastalık tezadı arasında buhranlar geçirir. Ragıp'ın Nüzhet'i elinden alacağından korkar. Romandaki bir başka tezat da gerçek-yalan tezadıdır. Kahramana göre yalana tüm mahlukat hatta dağlar, taşlar dahi isyan etmelidir.

Romanda öyle can alıcı cümleler var ki... Örneğin; "Ağaçların sıhhatini bile kıskanırdım." cümlesi hasta bir çocuğun hastalığından ne kadar bıktığını yeterince anlatmıyor mu? "Keşke futbol oynasaymışım; belki de bacağımı Nüzhet’in aşkı kadar yormazdı." cümlesi de aşkının ümitsizliğini yeterince vurgulamıyor mu?

Hasta genç, yoksul ve kenar mahallenin evleri ile kendi durumu arasında büyük bir benzerlik buluyor. Onlar gittikçe eskiyor, dökülüyor ve ayakta durmak için bakıma ve ameliyata ihtiyacı var, kendisi de öyle...

Gence göre hastalar kan akrabalığından daha yakındırlar birbirlerine, çünkü onları acı ve korku birleştirmiştir. Kendisi de onların içindedir. Fakat onun yanında kendisine destek olabilecek bir büyüğü yoktur. O hep yalnızdır. Annesinin yanındayken, paşayla veya Nüzhetle olduğu zaman bile yalnızdır. Çok acı çektigi, kültürlü ve felsefi düşünce tarzına aşina olduğu için kırk, elli yaşın tecrübesine sahiptir.

Yazar, eksiltili cümlelerle, yarım cümlelerle, tek kelimelik cümlelerle o kadar çok şey anlatmış ki... Çocuk denecek yaştaki birinin süssüz, yalın ama bir o kadar da içten, duygulu, çocuksu anlatımını yakalamış.

Kelimelerin özenle seçildiği, tıbbi terimlerin doğru olarak kullanıldığı dikkati çekiyor. Bu da gerçekten bir muayene odasında olduğunuz hissine kapılmanızı sağlıyor.

Ana başlıkların altlarına yazar tarafından birer cümlelik yazılar yazılmış. Bu da romana şiirsel bir tat vermiş.

Aynı zamanda yazar, aşağıdakiler gibi ilginç saptamalarda da bulunuyor.

"Her gidişimde, hastanelerin bahçeleri bana hüzün verirdi. Bunun manasını şimdi bulmaya çalışıyorum ve hastalıkla tabiat arasındaki büyük tezadı anlıyorum. Bu, bir bahçeden hastaneye girerken ve bir hastaneden bahçeye çıkarken en çok hissedilen şeydir."

"Istırabın derinliklerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için yeni bir sevinç başlıyor, ıstırabın ilacı ıstırabtır ikisinin toptan sonucu sevinç..."

"Felâketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür."

Kitabın başlarındaki nota göre yayınevi, genç kuşakları dikkate alarak günümüz imlasıyla ve kimi Arapça, Farsça sözcüklerin Türkçe karşılıklarını temel alarak kitabı yayına hazırlanmış. Dil de canlı, sürekli değişen, gelişen bir şey olduğu için bu olumlu bir gelişme bence.

Hayvan Çiftliği - George Orwell

Kitabın Künyesi

Yazarı: George Orwell
Orijinal Adı: Animal Farm
Çeviren: Celâl Üster
Sayfa Sayısı: 158
Tür: Dünya Edebiyatı
Yayınevi: Can Yayınları
ISBN: 978
-975-07-0011-8
Baskı Tarihi
: Haziran 2009
Özgün Dili: İngilizce
Fikrim: Kesinlikle okunması gereken eserlerden biri. Orwell'in ince mizahi zekâsına hayran kalmamak elde değil.

Arka Kapak - Tanıtım Yazısı

İngiliz yazar George Orwell (1903-1950), ülkemizde daha çok Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı kitabıyla tanınır. Hayvan Çiftliği, onun çağdaş klasikler arasına girmiş ikinci ünlü yapıtıdır. 1940'lardaki 'reel sosyalizm'in eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatında 'yergi' türünün başyapıtlarından biridir. Hayvan Çiftliği'nin kişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirirler. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olanlar domuzlar; kısa sürede önder bir takım oluştururlar, devrimi de onlar yolundan saptırırlar. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıkça görülecektir. Öbür kişiler bire bir belli olmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir. Romanın alt başlığı Bir Peri Masalı'dır. Küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değildir; ama roman, bir masal anlatımıyla yazılmıştır.

Eleştiri Yazısı

"Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir."

Can Yayınlarından çıkan kitabın 147. sayfasında yer alan bu söz, "Her hayvan eşittir." sloganı ile yola çıkan hayvanların sonradan geldiği son noktayı gösteriyor.

En mükemmel sistemin bile kötü niyetli kişilerin elinde nasıl baskı aracına dönüştüğünün bir öyküsü bu kitap. George Orwell'in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Alegorik bir roman. Bir distopya. Yani felsefede korku ütopyası diye geçen kötü ütopyalardan biri. Kitap, bir ütopya gibi başlasa da karşı-ütopya olarak son buluyor. George Orwell, diğer romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi bunda da bir korku ütopyasından bahsediyor. Çünkü romanda yeryüzü cennetini kurmak isteyenler tastamam bir cehennem yaratmışlardır.

Wikipedia'da George Orwell sayfasında Hayvan Çiftliği için şöyle söyleniyor: "Hayvanlar Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten gına getirerek zalim sahiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikâyesidir. Karakterler son derece sade ve güçlüdür: Kinik eşek Benjamin, fedakar at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta serçeleri 'tüm hayvanların kardeş olduğunu' söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir."

Yazarın insanların ortaklaşa eylemi konusunda umutsuzluk aşılama işlevini yerine getirmek amacıyla yarattığı bir başka karakter, Benjamin adlı eşektir. Benjamin, inançsızlığın simgesidir, toplumda hiçbir şeyin değişmeyeceğinden, gelenin gideni aratacağından emindir ve öykünün sonunda, inançlı, çalışkan ve özverili kahraman arkadaşı Boxer adlı at değil, kendisi haklı çıkar. Hatta Boxer, o kadar çalışkan olmasına rağmen biraz hastalanınca at kasabını boylar.

Roman, Sovyetler Birliği'ndeki Stalinizm rejiminin acı bir eleştirisidir. Fakat sıradan bir Rus Devrimi hicvi değildir. Orwell'in mesajı çok daha derindir. Josef Stalin'in Sosyalizm adına milyonlarca insanı katletmesi, oligarşik-totaliter bir yönetim oluşturmasını eleştirmiş. Ancak Orwell, eserinde tarafsız bir bakış açısı takınmış. Yani Kapitalizm doktrinini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermemiş. Kapitalist dış dünyayı temsil eden diğer çiftliklerin sahibi insanlar da epeyce yerilmiş bu kitapta. Kitabın en son paragrafında özelikle de son cümlesinde bu çok güzel vurgulanmış. "Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir de insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı." İnsanlar domuzlara, domuzlar da insanlara dönüşmüşlerdi. Yazar, adı her ne olursa olsun; içinde hiyerarşinin ve oligarşinin yok edilemediği her ideololojinin insanlığa mutluluk getiremeyeceği tezini hayvanlar üzerinden mükemmel bir şekilde işlemiş.

Kitabın çok da güzel bir sunuş yazısı var. O yazıda şöyle bir ifade geçiyor: "Kitabın sonunda sunulan, insanlar ile domuzların aynı masanın çevresinde zaferlerini kutladıkları sahne, dünya yazınının en çarpıcı sahnelerinden biridir." Romanı Maarif Vekâleti'nin isteğiyle dilimize ilk çeviren Halide Edip Adıvar'ın da yazarın yansızlığını vurgulamak için yazdığı yazıdan da bir kesit var bu sunuş yazısında. Okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Ayrıca çeviri de çok güzel ve eğlenceli. Çevirmen Celâl Üster, ciddi, ağırbaşlı bir çeviri yerine daha halkın konuştuğu dili kullanarak bir çeviri yapmış.

Kitabın alt başlığı ise 'Bir Peri Masalı'. Sunuş yazısında deniyor ki "Evet, Hayvan Çiftliği, korkunç sonla biten bir 'peri masalı'dır." Romanın içinde de bu peri masalına yakışan karakalem çizimler var. Çok da güzel. Ama resimlerin yerleştirilmesine pek de iyi diyemeyeceğim. Bir olay, yazı olarak anlatılıyor ancak resmi ise beş sayfa sonra karşınıza çıkıyor. Buna biraz dikkat edilseydi, anlatım ve resimler eş zamanlı gitseydi okur açısından çok daha iyi olurdu.

Romandaki her hayvanın eşitliğine dayanan Animalizm ideolojisi; gerçekteki her insanın eşitliğine dayanan Sosyalizm ideolojisini simgeliyor. Orwell, ideolojinin bu safhasını asla yermiyor. Hatta övüyor. Orwell'in eleştirdiği şey oradaki totaliter rejim. Romandaki tüm karakterler de gerçek bir karakteri simgelemekte. Yani roman tamamen alegorik bir roman. Mesela;
• Koca Reis adlı domuz, Karl Marks veya Vladimir Lenin'i
• Snowball adlı domuz, Lev Troçki'yi
• Napoléon adlı domuz, Josef Stalin'i
• Çiftliğin ilk sahibi Bay Jones, son Rus Çarı II. Nikolay'ı
• Düzenli bakılan komşu çiftliğin sahibi Bay Frederik, Adolf Hitler'i
• Diğer komşu çiftliğin sahibi Bay Pilkington, Winston Churchill veya Theodore Roosevelt'i
• Napoléon'un doğardoğmaz alıp yetiştirdiği ürkütücü köpekler, bir baskı unsuru olan polis gücünü
• Boxer adlı koşum atı, kendi gücünün farkında olmayan işçi sınıfını temsil ediyor.

Hayvanlar, çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; el sahibi olmadıkları halde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir yel değirmeni inşa etmeyi bile başarırlar. Ancak her gün biraz daha değiştirilir kurallar hissettirilmeden. Domuzlar da elit kesim olmuştur. Sözümona domuzlar daha zekiydiler ve yöneticiliğe layıktılar. Diğer hayvanlarsa çalışmalıydı. Gerekirse aç acına çalışmalıydılar ve "Napoléon yoldaş her zaman haklıdır." sözünü aklına kazımalıydılar. Ne yazık ki zaferleri ve çalışmaları, yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkumdu.

Romana farklı bakış açıları da var. Mesela buradan okuduğum yazıda Orwell'in aslında karamsar bir bakış getirdiği ve emperyalizmin savunuculuğunu yaptığı söyleniyor. Yazının son paragrafından bir alıntı yaparsak bu daha net bir biçimde anlaşılır. "Hayvan Çiftliği’ne damgasını vuran söylem, bir özgürlük söylemi değil, özgürlük ve eşitlik savaşımının anlamsız olduğu söylemidir. George Orwell, kitabında, eşitlik, özgürlük, dayanışma değerlerini, insanların ortak eylemleriyle kendi geleceklerini belirleyebilecekleri inancına dayalı özgüven duygusunu yok eden, insanlara umut değil karamsarlık veren bir söylem geliştirmiştir. Sömürgeciliğe karşı ayaklanmanın anlamsız olduğunu, bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik için savaşımın sömürge yönetiminden bile daha kötü sonuçlar doğuracağı iletisini ortaya koymuştur. Edebiyat ve toplum ilişkisi, sanat ve siyaset ilişkisi açısından bakıldığında, Hayvan Çiftliği’nden yükselen ses, sömürge imparatorluklarını korumaya çalışan emperyalistlerin sesidir." Yazı böyle noktalanıyor. Bu da bir bakış tabi. Sonuçta roman yazılırken yazarla birlikte değildik ve ne düşünerek yazdığını da asla bilemeyiz. Bu sebeple her iki görüşü de olabilir kabul etmeliyiz. En iyisi kendiniz okuyarak kendiniz karar verin.

Agatha'nın Anahtarı - Ahmet Ümit

Kitabın Künyesi

Yazarı: Ahmet Ümit
Sayfa Sayısı: 142
Tür: Polisiye
Yayınevi: Everest Yayınları
ISBN: 978
-975-289-747-2
Baskı Tarihi
: Eylül 2010
Özgün Dili: Türkçe

Fikrim: Ahmet Ümit'in hikayelerden oluşan bu kitabını pek beğenmedim. Özellikle Ahmet Ümit'e başlamak için hiç uygun bir kitap değil bence.

Arka Kapak - Tanıtım Yazısı


Agatha Christie'nin Pera Palas günleri... Ünlü yazarın İstanbul tutkusu. Aşkın çılgınlaştırdığı evli bir adam. Kıskançlıklar, bencillikler ve kusursuz bir cinayet. Christie'den Başkomser Nevzat'a gizemli cinayet vakaları. Cinayetlerin ardındaki çarpıcı insan öyküleri. Sürükleyici, gizemli, tuhaf serüvenler. Defalarca televizyon dizilerine çekilmiş Başkomser Nevzat'ın benzersiz polisiye öyküleri...

"Evet, öyle düşünüyorum. Tasarlanmış cinayet iyi bir organizasyonu gerektirir. Zamanın, mekânın, cinayet aletinin doğru seçilmesi, ortalıkta kanıt bırakılmaması ya da sahte kanıtların bırakılması gibi zekâ gerektiren davranışların yanında, birini öldürebilecek kadar soğukkanlı bir cesarete veya vahşiliğe sahip olmalıdır insan. Konuşurken, yazarken basit olgularmış gibi görünen bu gereklilikler cinayet anında yerine getirilmesi oldukça zor eylemler haline gelebilir. Hele bir de cinayet anında sürprizlerin ortaya çıktığını düşünürsek... Evet evet, bundan eminim, bence kusursuz cinayet yoktur."


Eleştiri Yazısı

Ahmet Ümit'in okuduğum ilk kitabı. 15 adet hikayeden oluşuyor. Çevremde okuyanlara sorduğumda kitap hakkında "Ortalama bir kitap. Ahmet Ümit'in heyecanı sonuna kadar koruyan kitapları var. Mesela 'Kukla' öyle bir kitap." dediler. Bence de Ahmet Ümit okumaya başlamak için hatalı bir seçim.

Kitaba ismini veren "Agatha'nın Anahtarı" adlı hikaye çok sönük. "Kusursuz bir cinayet işlenebilir mi?" sorusundan yola çıkan bir hikaye. Tamamen benim kanaatime göre; kitaba Agatha adını vererek Christie hayranlarının kitabı almasını hedeflemiş olabilirler.

İkinci hikaye olan "Kitap Katili" hariç diğer hikayeler Başkomiser Nevzat'ın kendi ağzından anlatılmış cinayet kovuşturma hikayeleri. Bazı hikayeler çok basit ancak bazı hikayeler kurgu itibariyle sağlam. Ama yine de bazı hikayelerin sonlarından o tadı alamıyorsunuz. Kitabın anlatımında beni rahatsız eden unsurlardan biri de şuydu: Kitabın yarısından fazlası şimdiki zaman kalıbı (-yor) kullanılarak yazılmış. Zaman kayması yaratılmak istense de bu, okuru rahatsız ediyor. Geçmiş zaman (-dı) kalıbıyla yazılan hikayelerin okunmasının daha kolay olduğu ve okuru rahatsız etmediğini gördüm.

"Kitap Katili" adlı öykü beni pek etkilemeyen bir öyküydü. Bir eleştirmenin öldürülmesini konu alıyordu. Kurgusu basitti. Kısacası ben pek beğenmedim.

"Kör Bican'ı Kim Vurdu?" adlı öykü de bana hoş gelmeyen öykülerden biriydi. Cinayet işlenmiyordu. Yalnızca vurulma söz konusuydu. Kovuşturma yoktu. Sadece sonundaki bir açıklamayla ve itirafla bir dram ortaya çıkıyordu. Bu da bize cinayetin havadan çözüldüğü kanısını veriyordu.

"Savcıyı Öldürmek!" öyküsünde cinayetin nedeni saçma denecek kadar basitti. Konu itibariyle beğenmediğim bu hikayede kurgu biraz düzgün gibi.

"Çalınan Ceset" adlı hikayede ise cinayetin nedeni çok klişe. Ama kurgu itibariyle sağlam. Beni rahatsız eden yalnızca şimdiki zamanla (-yor) anlatılmış olması.

Beni sonuna kadar yeterince etkilemeyi başaran ilk öykü "Arsadaki Bacak" öyküsüydü. Sonuna kadar herkesin katil olabileceği kanısı size hakim oluyor. Öyle ki kimin öldürüldüğünü de bilmediğiniz ve bu yüzden öldürüleni de bulmanız gerektiği için heyecan da tavan yapıyor. Sorgulama ve inceleme bölümleri de güzel anlatılmış ama sonuna geldiğinizde bir hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Sonu bakımından pek hoşlanmadığım bir öykü bu da.

"Sevgilim Tiner" öyküsüne bir bakıma sosyal temalı diyebiliriz. Özellikle sonundaki "Bizi kurtardın ama ya öteki arkadaşlarımız?.." sorusu yüzünden bunu söylüyorum. Anlatım ve ayrıntılar bakımından ortalama bir hikaye.

"Altın Ayaklar" öyküsü de bir futbolcunun öldürülmesini konu ediniyor. Pek çok kişi onu öldürebilir. Ama sonunda hiç beklemediğimiz biri öldürüyor. Yazar okuru şaşırtayım derken biraz fazla tesadüfe kaçmış. Galiba bu öykülerin ortak özelliği çok tesadüflere yer verilmesi.

Geçmiş zaman kalıbıyla (-dı) anlatılan ilk hikaye "Siyah Taşlı Yüzük" öyküsü. İşte bu yüzden beğendim. Bu öykünün en sevmediğim tarafı ise sonunun çok tesadüfi bir şekilde çözülmesi. Okur öyküyü bitirince "Yok artık" diyor. Ama yazar, bu öykünün ilk paragrafında "Bazı cinayetlerin aydınlanması polisin çabasına değil, siyasi iktidarın tavrına bağlıdır. Elinizde ne kadar ipucu, ne kadar somut kanıt olursa olsun hiçbir yararı olamaz. Çünkü yukarıdan birileri bu işin aydınlanması istemiyordur. Bazen doğrudan söyledikleri de olur ama genellikle her adımda önünüze engeller koyarak sizi yolunuzdan saptırmaya çalışırlar." diyerek başarılı bir tespit sunuyor.

"Bir Ölünün Yolculuğu" adlı öykü son derece basit konusu ve kurgusu olan bir öykü. Sonu bizi şaşırtmıyor.

"Davulcu Davut'u Kim Öldürdü?" adlı öyküde ise katili bulmak pek zor değil ancak cinayet sebebi sonlara kadar anlaşılmıyor. Sonlara geldiğinizde sezmeye başlıyorsunuz. Güzel ile ortalama arası bir hikaye.

"Ölü Bebekler Apartmanı" öyküsünde ise iki olay var. Bunları birbirinden ayıklayabilirsek cinayeti çözmek çok da zor olmuyor. Hikayedeki tek nüans iki olayın birbiri içinde karıştırılması.

"Örgüt İşi" adlı hikaye katili bas bas bağırıyor. İşlenen cinayet, daha öykünün ortalarında açığa çıkıyor. Neyse ki kısa bir öykü de insanı fazlaca sıkmıyor.

"Tarikat Cinayetleri" ise biraz kanlı-vahşetli bir öykü. Ama yine de kurgu güzel. Yazar okuru bir sahneyle şaşırtmayı başarıyor.

Son öykü ise "Yasını Tutacağım" adlı öykü. Diğerlerinden biraz daha etkileyici. Yani okura katil olduğu inandırılmak istenen kişi aleyhinde kanıtlar sürülüyor. Ama bunlar da okuru kandıramıyor. Hikayenin yarısında katilin kim olduğu anlaşılıyor. Ancak yine de hikayenin sonunda açıklanmayan ayrıntılar var. Dikkati başka birinin üstüne çekmek için koyulan sahte kanıtlar olayın sonunda tamamıyla açığa kavuşmuyor.

Kısacası; öyküleri pek tatmin edici bulmasam da yaşanan aksaklıkları dile getirdiği için okunabilir diye düşünüyorum. Türkiyedeki sosyal sorunları, hukuktaki tıkanıklıkları, asayişteki problemleri, kenar mahallelerde yaşananları, sokaktaki insanı dile getirdiği için okunabilir.

Vukuat Var - Orhan Kemal

Kitabın Künyesi

Yazarı: Orhan Kemal
Sayfa Sayısı: 415
Tür: Türk Edebiyatı

Yayınevi: Epsilon Yayınevi
ISBN: 975-331-696-8
Baskı Tarihi: Ocak 2005
Özgün Dili:
Türkçe
Fikrim: Hanımın Çiftliği üçlemesinin ilk kitabı olan ve Orhan Kemal'in ustalığını konuşturduğu bu eseri kesinlikle tavsiye ediyorum.

Arka Kapak - Tanıtım Yazısı


'Vukuat Var', emek-üretim ilişkileri henüz bir çözüme ulaşamamış; güçlünün zayıfı ezdiği; paranın gücü temsil ettiği; küçük insanların çoğunlukla hayal kırıklığına mahkûm olduğu adaletsiz bir dünyada, aşka sığınarak teselli bulmaya çalışan iki gencin hikâyesi. Romanın arka planında Orhan Kemal'in pek çok kitabının başkahramanı olan, üç kuruşa ırgat çalıştırılan pamuk tarlaları, emeğin sömürüldüğü çırçır fabrikaları, kir pas içindeki sokaklara sıralanmış pis, bakımsız evleri ve yakıcı sıcağıyla 1950'lerin Adana'sı var.

Dört karısıyla sayısını unuttuğu çocuklarının kazandığı her kuruşa el koyan Cemşir Ağa'nın fabrika işçisi kızı Güllü ile aynı fabrikada işçi olan Fellah Kemal, birbirlerine âşık olur, karşılarına dikilen Engellerle savaşır ve ne yazık ki kaybederler...

Ancak Orhan Kemal, her zamanki gibi, satır aralarında, emeğin değerini bulması, kadınların kişilik kazanması ve bireyin eğitiminin bu karanlığı aydınlatacak tek yol olduğunu fısıldamaya devam etmektedir.
Eleştiri Yazısı

Hanımın Çiftliği üçlemesinin ilk kitabı 'Vukuat Var', Güllü'nün Kemal'e olan aşkını anlatıyor. Bunun yanı sıra çırçır işçilerinin acılarını, zengin-fakir uçurumunu, halkçı-demokrat ayrımını yansıtması sebebiyle toplumcu bir eser de sayılabilir.

Üçlemenin ilk romanı “Vukuat Var”, karakterleri bakımından oldukça zengindir. Bunu bir inceleme yazarının ağzından dinleyelim: "Debdebeli bir aşiret yaşamından, geleneksel seçkinlikten pamuk tarlalarında çapa işçiliğine ‘elciliğe’ düşmüş, yoksullaşmış, dört karısı ve sayısını unuttuğu çocuklarıyla Cemşir, onun can arkadaşı, akıl hocası, sırdaşı Berber Reşit, büyük toprak sahibi Muzaffer Bey, kâhya Yasin Ağa, Cemşir’in kızı Boşnak Güllü, çırçır fabrikalarındaki kadın ve çocuk işçiler, pragmatist köy imamı Kabak Hafız, kirli bardaklarındaki şarapları, buğulu camları duman altı dükkânlarıyla kebapçılar; Türkler, Araplar, Kürtler, Boşnaklar… Kısaca, Çukurova’nın tarım çarkının bütün dişlileri ve onların hayatları geçer gözümüzün önünden. Orhan Kemal’in onların dünyasıyla olan yakınlığını, tanıdıklığını hissederiz romanda. Topraksız köylülerin ağaların insafına terk edilmişliğini, Demokrat Parti’nin ‘umut’tan umutsuzluğa ve hayal kırıklığına geçişini buluruz. Yoksulların, niteliksiz yığınlar halinde işçilerin, topraksız köylülerin, neden ve nasıl hiçbir bilinci yokken, ağaların ve nitelikli işçilerin (ustaların) bilincinin nasıl oluştuğu, var olduğu yazarın ustalıklı olay örgüsüyle çıkar karşımıza. Büyük toprak sahibi Muzaffer Bey’in CHP’den Demokrat Parti’ye uzanan macerasının hangi tarihsel arka planlar üzerine yükseldiğini, romanın dili ve anlatım imkânlarıyla okuruz. Tam tersine, topraksız köylü Habip’in bilinçten uzak intikam duygusunun, insanı nasıl sonuçlara götüreceğini de gösterir bizlere."

Romanda geçen "Biliyün mü?", "At da sağa avrat da." gibi söz öbekleriyle Adana şivesini, Çukurova'daki pamuk tarlalarının anlatılışı muhteşem. Orhan Kemal, çırçır fabrikalarında çalışanların sorunlarını, Adana'daki fakir halk ve zengin ağa arasındaki uçurumu gözler önüne sermede çok başarılı. Teneke mahallesindeki yaşantı ve çarşı-pazar bölümleri son derece yaşanıyormuş gibi verilmiş. Ayrıca 1950'lerin siyasi yaşamının yansımaları da romana yedirilmiş. O yılların "Halkçı" - "Demirkırat" ayrımı verilmekle kalmamış alttan alta bunun bir eleştirisi de yapılmış. Romanın kahramanları o kadar iyi karakterize edilmiş ki Kabak Hafız'ı, Elci Cemşir'i, Berber Reşit'i, Reşit'in kuru karısı ile kişilerin özellikleri son derece canlı. Romanda 1950'li yıllarda yaşayan ve söyleşen bir Adana var. Anlayacağınız, 1950'lerin hayat anlayışına ışık tutan bir eser bu. Şiveli söyleyişleriyle halkın konuştuğu çok sade bir dili kullanan yazar, üçlemenin bu ilk cildinde basit bir aşk hikayesini anlatıyor. Tek hayali Kemal'ine kavuşup ustabaşı karısı olabilmek olan Güllü'nün Kemal'ini kaybedişi okura sunuluyor. Aslında 'Güllü'nün yaşadıklarını hak etmediği' düşüncesi romanın her sayfasında aklımızda yer ediyor. Ancak usta yazar, bu düşüncemizi serinin ikinci kitabıyla kırıyor.

Orhan Kemal, Türk romanında “kadın işçi” olgusunu ilk işleyen yazarlardan biri olarak, değişmekte olan toplumsal ilişkilerin niteliğini, geleneksel ilişkilerde var olan bütün acımasız yönleri betimleyerek anlatır. Sömürünün sadece fabrikada patronun, tarlada ağaların tekelinde olmadığını, ucuz kadın ve çocuk emeğinin kullanımında, bizzat geleneksel-feodal aile ilişkilerinin nasıl etkili olduğunu romanın diliyle gözümüzde tekrar canlandırır.

Yazar, kişilerin o ikiyüzlülüğünü, çıkarcılığını her fırsatta dile getirmeye çalışmış. Berber Reşit'in, Kabak Hafız'ın ve daha nice kişilerin ikiyüzlülükleri romanda gerçekçi bir biçimde hayat bulmuş.

Orhan Kemal'in bu kitaptaki üslubuyla ilgili bir sitede bakın neler söyleniyor: "Orhan Kemal’in diğer romanlarında ve hikâyelerinde göze çarpan bir özelliği burada da karşımıza çıkar: Karakterler, anlatım yerine diyaloglarla (yani onları toplumsal ilişkiler bağlamına oturtarak) okuyucu tarafından karşılıklı konuşmaların ‘dinlenmesiyle’ oluşturulur. Bu, bütün estetik metinlerde olduğu gibi romanda da zorunlu olan ‘tamamlayıcılık’ öğesidir. Fakat karakterlerin ‘konuşturularak’ oluşturulması işinin büyük bölümünün okuyucuya bırakılması, Orhan Kemal’in romanlarında, yazarın hem dilin zenginliğini, hem de farklı toplumsal katmanlardaki kullanılma biçimlerine ve anlamlarına hâkim olmasından kaynaklanan bir ustalıktır. Çünkü bir romancı için dilin bütün esnekliğiyle karakterleri anlatmak, ‘çizmek’ görece farklı bir durumdur ve bir yazar ustalığı istediği kesindir; ama onları konuşturmak ise daha büyük ustalık ister! Çünkü yazar, anlattığı karakterleri, soyutlanmışlıktan toplumsal varlıklar düzeyine canlılık katarak indirirken, o karakterlerin konuşmaya başlamasından itibaren onlara toplumsal bir hayat vermiş olur." Bu münasebetle film seyreder gibi kitap okumuş oluyorsunuz.

Romanın bir baskısının arka kapağında da roman için şunlar söyleniyor: "Çukurova'nın zorlu insan ilişkilerini ele alan Hanımın Çiftliği üçlemesinin ilk kitabı olan Vukuat Var, değişen sosyal ilişkilerin insanların yaşamlarını ve bilinçlerini nasıl yönlendirip değiştirdiğini ele alan bir roman. Vukuat Var, toprağını kaybedip yoksullaşan köylülerle gittikçe güçlenen toprak ağaları arasında gerilen ilişkileri ele alırken kadın işçilerin de bu ilişki içinde kimliklerini yeniden oluşturmasına tanıklık ediyor."

Din adamlarının kötü yaşantısı da Kabak Hafız adı altında sembolize edilmiştir. Burada da döneme bir eleştiri söz konusudur.

Son olarak yine bir alıntıya yer vermek istiyorum. Romanda, "Değişen dünya koşullarının Türkiye’deki toplumsal yaşamın dinamiklerine nasıl nüfuz ettiğini romanın dünyasından izleriz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tarımda makineleşme hamlelerinin, Çukurova’daki tarımın ve sanayiye olan yansımalarının, çok partili siyasal gelişmelerin ilk yıllarındaki kavram kargaşalarının, geleneksel insan ve toprak ilişkilerindeki büyük dönüşümün ilk habercisi olayların geçiş yeri gibidir, “Vukuat Var” romanının dünyası. Öyle ki, Cumhuriyet’in en başından itibaren, CHP’nin (ve “devrimlerin”) Çukurova’daki yılmaz savunucusu, büyük toprak ağası Muzaffer Bey’in bile, gelinen 1950’li yıllardaki hızlı dönüşümlerin etkisiyle, geçmişe olan ‘imanını’ sorgulama gereği duymasına, idealizmi yerine ‘ekonomik akıl’ın galebe çalmasına şahit oluruz."

Yazımı tamamlarken eseri okumanız için önerimi bir kez daha yineliyorum. Çünkü 400 sayfalık roman öyle hızlı ilerliyor ki romanın bittiğine inanamıyorsunuz. Su gibi akıp geçiyor. Nitekim yazar dahi romanı yirmi günde yazdığını söylemiş. Zaten bu hızda yazılan bir kitabın sıkıcı olması beklenemez. 1950'li yılların sosyal ve siyasi yapısının Adana coğrafyasındaki yankılarını bir aşk hikayesi eşliğinde okumak istiyorsanız kesinlikle okumalısınız derim ben.